İçimizdeki Sessiz Karanlık
Bazı insanlar vardır; sizin düşmenizi bekler. Sessizce, sabırla, hatta bazen gülümseyerek… İyi bir haber paylaşırsın, yüzünde tuhaf bir ifade belirir. Tebrik eder ama gözlerinde küçük bir hayal kırıklığı saklıdır. Çünkü senin iyi olman, onun içindeki eksikliği hatırlatır. Bu yüzden bazı insanlar başkalarının mutsuzluğundan beslenir. Ağır bir cümle gibi durur ama hayatın içinden bir gerçektir. Birinin işi bozulduğunda içten içe rahatlayanlar, birinin evliliği sarsıldığında “zaten belliydi” diyenler, birinin başarısını küçültüp hatasını büyütenler…Örnekler çoğalır gider,konu değişir sonuç değişmez. Hayatına ortak olmayanlar düşüşünü izlemek için en ön sıraya yerleşir. Garip olan şu ki, bu insanlar çoğu zaman en yakın çevreden çıkar. Belki dost sandığın biri, belki akraba dediğin biri, belki de yıllardır yanında olan bir yüz… çünkü yakın olan hesap tutar. Kim neyi başarmış, kim ne kadar ilerlemiş… Sessiz bir yarış akar ilişkilerin altında. Ama bazıları bu yarışta koşmaz; sadece diğerinin düşmesini bekler. En yorucu olan da budur. Çünkü açık düşman bellidir ama içten içe seni aşağı çeken insan görünmez. İnsan en çok görünmeyen yerden yaralanır. Oysa birinin mutsuzluğundan beslenen, kendi içinde açtır. İçi boş olan, başkasının düşüşüyle doymaya çalışır ama o açlık hiç dinmez. Mesele onların ne yaptığı değil, senin neyi seçtiğindir. Kiminle güldüğün, kimin yanında sustuğun, kime kalbini açtığın… Herkes dost olmaz, herkes iyi niyet taşımaz ve herkes senin iyi olmanı istemez. Ama yine de insan iyi kalmayı seçmeli, başkasının karanlığına bakıp kendi ışığını söndürmemelidir.
****
1 Mayıs: Kutlayan Var, Yaşayan Yok
Bu hafta 1 Mayıs kutlanacak. Her yerde kutlamalar olacak, mesajlar paylaşılacak, süslü cümleler kurulacak. “Emek en yüce değer” denilecek. Ama bir gerçek sessizce kenarda duracak: İşçinin bayramını, işçi olmayan kutlayacak. Çalışanın yükünü çalışmayan anlatacak, alın terinin kıymetini o teri dökmeyen hatırlatacak. Ne tuhaf bir tablo… Sabahın köründe kalkıp evine ekmek götürme derdiyle yola çıkanlar, akşam yorgunluktan konuşacak hâl bulamayanlar, geçim sıkıntısını sessizce içinde büyütenler… Onlar çoğu zaman kutlamaların içinde olmaz. Çünkü onların bayramı pankartta değil, hayatlarında saklı. Bir gün eksiksiz maaş alabilmek, bir gün huzurla eve dönebilmek, bir gün “yarın ne olacak” kaygısı taşımadan uyuyabilmek… Ama biz bir günlüğüne hatırlar, bir günlüğüne konuşur, sonra unuturuz. Ertesi gün hayat kaldığı yerden devam eder; aynı zorluklar, aynı sessizlik, aynı mücadele… Oysa mesele kutlamak değil, anlamak. Bir işçinin yükünü bir gün değil, her gün hissedebilmek, bir emekçinin hayatına sadece sözle değil vicdanla yaklaşabilmek gerekir. Çünkü emek bir günün değil, bir ömrün meselesi.
Bu çağın en büyük sorunu gürültü değil; sessizlik.
Söylenmeyenlerin, hissedilip gizlenenlerin,
İçten içe büyüyen karanlığın sessizliği…
Kimi başkasının düşmesini bekler,kimi başkasının yükünü görmez.
Ama sonuç değişmez: insan, insana çoğu zaman iyi gelmez.

