Aklımdakiler Köşesi
Lâ Süpürgesiyle Dünya Turu 2
“Eski acılarınız için taze gözyaşları dökmeyin.!”
“Qood periit, periit.”
“Yitirilen yitirildi.”
Antik Roma´da bir mezarda Euripidies´in olduğu söylenen bu söz, insanlığa, kabule geçmenin dünyanın en eski ilahi gücü olduğunu anlatmak üzere yazılmış.
İyi ki de yazılmış.
Gözyaşlarımız da sınırlı ve bedava imişler gibi oluk oluk akıtılmamalı. Gramı hesaplanmalı.
Belki her şey tam olması gerektiği üzeredir. Kayıp ve kazanç kavramları bizim yanılsamalarımız olabilir. Hatta kesinlikle öyle. Hayatı daha usta makamında tıngırdatan insanlar için kazanç ya da kayıp yok. Dönüşüm dünyasında ilerliyor ve kendilerini gerçekleştiriyorlar. Çünkü fizik kanunları gereği zaten her şeyin artısı ve eksisi eşit. Yani biz bir durumu bütünüyle iyi görüp aşırı yükselirken ya da felaket etiketi yapıştırıp karalar bağlarken gerçeği kaçırıyoruz. Duygularımızın ve geçmiş yaşantılarımızın referansları öyle bir perde çekiyor ki gözlerimize, elimizde bir illüzyon bombası kalıyor. Bomba diyorum çünkü gerçekten uzaklaşmamızın bedeli o bombanın var oluşumuzda patlamasıyla ödeniyor.
Ama işte insanız.
Heveslerimiz, kırılganlıklarımız, düşlerimiz ve korkularımız var. Masa çok dolu. Ben ucundan şu kadarcık saydım. Hatta dur tamamına erdirelim şu menüyü. Mesela seni ele alalım, kim bilir neler var masanda değil mi? Bir sayayım senin adına da kararını ver sevgili dostum:
“Hınçlarım, uğradığım haksızlıklar, kayboluşlarım, alttan alışlarım, görülmemişliklerim, karanlık sabahlarım, kalp çarpıntılarım, utançlarım, seçimlerim, aldanışlarım, boş beklentilerim, saflıklarım, küçümseyici bakışlara boyun eğişlerim, kendime rağmen ötekini seçişlerim, yalana hileye ödün verişlerim, önyargılarım, affedemeyişlerim, affedilmeyişlerim, küçük insanları ciddiye alışlarım, dünya hayatını gerçek zannedişlerim…”
Yazabiliriz daha çok. Kalbimiz sıkışıp boğazımız düğümlenebilir bu sırada. Çok normaldir. Kafa karışıklıklarımız getirmiştir bizleri bu duraklara. O kafayı alıp duvara vurmak da gelebilir bazen içimizden. Kader deyip öyle devam da edebiliriz arada bir ruhumuz daralsa da. “Şükür işte, yaşıyorum.” sözleri senkronize kalkan el ve omuz pozumuza eşlik edebilir. Hepsine de mühür kaşe vurulur üst âlemlerden.
Ben bir “Lâ süpürgesi” yaptım kendime. Şu malum liste için. Amacım yok saymak değil ya da faydasız bir mutluluk oyununun peşinde falan da değilim. Yeni acılarım için bile gözyaşı dökmek istemiyorum. Şunu bildim ki bu eski ve yeni acılarımın hepsi aynı köyden. Dilleri, yöntemleri aynı. Kaçtıkça kovalıyorlar beni. Bahsettiğim süpürgeyi aldım elime, öz vatanımda bekliyorum. Yani öz benliğimde. Yanlış anlamayın, süpürge ile kovalamayacağım bu yaramazları. Cadı mıyım ben? Ne münasebet. Sessizlik devralacak bu oyunu artık. Mışılından bir uykudan, sonsuzundan bir uyanışa süzüleceğim her dil ve her renkte. Kimseye muhtaçlık yok orada. O´nunla baş başa bir söyleşi. Üstelik öyle sessiz ve kelimelerden ârî bir söyleşi bu. Tadı damakta kalır, şifası hastalığı titretir türden.
Hemen şimdi uğultuların, gürültülerin canını cehenneme gönder ve öz varlığındaki sessizliğin iyileştirici gücüne teslim et kendini. Seni anlamaları için debelenme. Dünya seviyesinde böylesi debelenmeler hep eli böğründe kaldı. Boşluğa, yatırım oldular yalnızca. Yatırımların en hayırsızı, en nursuzu oldular. Debelenme, devinme. Sadece dur. Nihayetinde beş vakit ezan seni, beni durmaya çağırmıyor mu? Abdestini al ve çekil köşeye. Lâ süpürgen sadık dostun kalmayı sürdürecek. Sana söz…


