Aklımdakiler Köşesi 5
Kayıp Gölgeler Kenti´ne Gidelim mi?
Kayıp Gölgeler Kenti, Nazlı Eray´ın, Prag'da geçen, geçmişin gölgeleriyle dolu, gerçek ile düşün birbirine karıştığı "büyülü belgesel" bir romanı. Çok mu çok fantastik bir o kadar da gerçek.
“Gerçek Dünya” diye bir laf var bilirsin. Ve bu lafta da fantezilere pek yer yoktur. Öyle zannedilir. Oysaki gerçeğin ne kadar fantastik, fantastiğin de ne kadar gerçek olabileceğini ispatlamak için sıvar hayat kollarını ay ile güneş arası. İnsanın, “Değiştim ben, eskisi gibi değilim artık” nev´inden çağırdığı türküler de hayatın bu sıvadığı kollarından çarpan öpülerin mayhoş meyveleridir. Dişin kırılabilir. Dikkatli ısır.
Hep söylerim, pardon yazarım, hayat çok ısrarlı bir öğretmendir.
Yazarlar da öyle.
Yazarlar yeryüzünde Allah´ın daktilolarıdır, diye biz söz okumuştum, uzun zaman oldu, kazınmış içime. Belki kendi hesabıma bir feyz almak istedim bu sözden. Yazmak için enfes bir itki oldu bana. Niyetim ukalalık değil. İlahi rehberliğin paha biçilemez oluşuna vurgu yapmak. Buna zannettiğimizden daha fazla ihtiyacımız var. Nihayetinde her birimiz yazıyoruz ve yaşıyoruz.
Alnına yazılanı yaşıyor olman senin ezelden yazar olman demektir. Malum, fani dünyada bir senaryon var ve sabah gözlerini yumuk ellerinle ovaladıktan sonra içtiğin kahveden giyeceğin elbiseye, tövbe edeceğin günaha, terk edeceğin sevgiliye varana dek tayin edilmiş Levh-i Mahfuz´da.
Yaradan ile kalemini kuşanan ve “haydi Bismillah” deyip soluğu aramızda alan “cidden” kıymetli okurum! Ben dünya adına bir kez daha sana en samimisinden “Hoş geldin” diyorum. E hadi kolay gelsin sonrası.
“Yoo, kolay gelmedi” bakışları fırlatıyorsan işte tam o yerde “kolaylaştırma cilveleri” yapacaksın. Okuyacaksın mesela. Başka yapıp etmeler de türetebilirsin. Oyna, dans et, yarış, çalış. Meydan senin. Bu kardeşin okumayı seçti. “Kayıp Gölgeler Kenti” ni okudu bir gün. Uçtu, uçtu Güney Kore´ye gitti. Seul şehrini gördü gözleri. Bir rahiple tanıştı orada. Rahip tapınaktaydı. Tapınakta sayamayacağı çoklukta kül kutuları vardı. Bi ürktü, irkildi. Ölü kavanozlarıydı bu kül kutuları. Kalabalık bir metropol şehri olduğundan mıdır nedir ölüleri gömmezlermiş Seul şehrinde. Kocaman oldu gözbebekleri. Bi ufak yargıladı, eleştirdi. Sonra titreyip kendine geldi. “Koca evren senin küçük insan bilincine mi kaldı” dedi bir fısıltı, kulağını büktü. Fısıltının sahibi Cüce Yakov´du. Pır gitti Yakov, kovulmuş meleklere karıştı. Döndü baktı ki yani ben dönüp baktım ki çiçekler koyarlarmış kavanozların yanına. Nazlı ise çiçek yerine mektup koymuş. Ama unutmamalıymış o elin var ya haddini bilecekmiş mektuplarında. Tapınaktaki Rahip, titiz bir adam ve mektupları sansürlüyormuş. Dünyadan kötü mektuplar alırlarsa ölüler üzülebilir endişesi taşıyormuş. Ya böyleymiş azizim.
Ölüler de üzülebilir. Ölüler de bir can taşıyor. Duygu durumu senden benden farksız yani. Omuzlara bindi mi bir yük daha? Dirilerin duygularıyla cebelleşimizden sağ çıkamazken ölü duygularla da bir cephe açacağız.
Fantastik mi bu?
Karar senin.
Bana gelince yaşamla ölüm arasında hiç sınır olmayabileceği geliyor aklıma. Belki bazı insanlar bu sınırı sev(e)miyorlar. Bilmiyorum. Neticede beş duyumuz ne oranda güvenilir ki? Gördük, kokladık, tattık, sardık sarmaladık falan ama hepsi bir anılar konservesine dönüşüveriyor saniyesinde. Yüklediğimiz anlamları sorgulama sinyalleri çalıyor akabinde zır zır. Cevap verirsin vermezsin senin bileceğin iş. Ama oku. Yaradan Rabbi´nin adıyla oku. Okumadın mı? Çevir sayfayı. Yaradan Rabbi´nin adıyla günlük işlerini hallet. Beğenmedin mi? Yine çevir bir yaprak daha. “Yaradan Rabbi´nin adıyla …”
Noktaları sen doldur. O istemeden yaprak bile kımıldamayacağına göre olanlar, olmuşlar, olacaklar çoktaaan mührü yedi demektir.
Bir ricam olacak senden.
Yaşam, büyük ihtimal, ışık olduğumuzu hatırlama deneyiminden ibaret kelebekimsi bir süre. Dışarıdan gelen ucube seslere nanik yap ve ışığını koru.
Kayıp Gölgeler Kenti´ni de bir ara okuyabilirsin. On yedi yaşından başlayarak Stalin´in hayatından karelere yer verilmiş. Ulaşılması zor ve zalim bir kişilik Stalin. Karısı Nadia´ya ilgisizliğinin pişmancalığını çok yaşamış gerçi. Ona karşı şefkatliymiş. Nadia´nın intiharını engelleyememiş ama. Bir de Cüce Yakov var. İlginç mi ilginç. 1.51 boyunda ama aslında çok yakışıklı bir adammış.
Mış da mış işte. Sonuçta sana kalmış. Bilgeleşmeye devam…

