DAĞLAR VE KIR ÇİÇEKLERİ
Bu dünya alemini yoktan var eden, bütün mevcutatını, mahlukatını vazifesine uygun yaratan, bu muhteşem kainatı, dengelerle ayakta tutan, dağları kazık gibi yere çakan, oksijenle, hidrojenini belli oranda birbirine aşık kılan, toprapa yer çekimini verip, gökyüzünden, yağmur, kar gibi nimetlerini yağdıran ölü toprağa can veren, tabiatı ağaçlarıyla, bitkisiyle, gelinlik kız gibi süslüyen, onlardan bin bir nimet veren, yüce yaratıcı Cenabı Allahtır.
Her tohum ve çekirdek "KÜN" tezgahından çıkmış, her bir ağacın, çiçeğin, kaderinin yazılı olduğu latif kutucuklarında bulunan bir proğram dahilinde, toprak ananın yumuşak kucağına bırakılmış, o proğramlı tohumcuklar yeniden dirilişine kadar görevlerini icra ederler. Üzerine bastığın taşlar toprak, ağaçlar yüce Allahın planı dahilinde, çiçek açarlar, büyürler, etrafa bin bir koku saçarlar, dikilen fidanlar, ağaç olurlar, vakti geldiğinde bir karış topraktan tadı kokusu rengi farklı bin bir türlü meyve verirler, sonu geldiğinde sararıp solarlar yaprağını dökerler kururlar, saman olurlar odun olurlar havaya suya toprağa karışıp giderler. Vakti geldiğinde bütün o dengeleri ortadan kaldırarak "KIYAMET" emrini vererek, bütün mevcutanı, mahlukatını bir araya tolayacak olan yine yüce yaratıcıdır.
Bu kainata dikkatli bakan her insan tabi bakmasını bilirse, bir çiçekteki kırmızı, beyaz, mor, v.s göz kamaştıran yüzlerce rengin, onun mis gibi kokular saçan yüzlerce kokunun, bir ağaçtaki ceviz, fındık, elma, armut, karpuz, binlerce tadı kokusu farklı meyvenin, yine tabiyatta en küçük böcekten, havada uçan arının, bin bir çeşit mahlukatın varlığı, yaratılışı, hikmeti, akıllara durgunluk veren bir çok şeyin, çok büyük bir projenin, planın arzda adım adım çizildiği, nakış nakış işlendiğini her birinin bir proğram dahilinde bir görev için yaratıldığını, anlamamak idrak etmek insan olmanın en büyük nimetidir.
İdrak sahibi her insan, dünyayı direksiz ayakta tutan, gökyüzündeki , güneşi, ayı, yıldızları, bir şemsiye gibi, üzerimize açan, dağları, taşları, toprakları, ayağımızın altına döşek gibi seren, hiç tükenmeyen dağlardan, taşlardan aktıkça akan sular, nehirler, göller, denizler, deryalar veren bir kudretin bir yaratıcının muazzam eseridir ve bütün bunlarıda biz insanların insanlığın hizmetine sunmuştur.
İnsan olarak hayat dediğimiz bittiğinde "İLLİYYİN" Kitabı elimize verilecek herkes bu dünyada ne ektiyse onu biçecek.
Baharla beraber dağlarda açan, sünbüller, gelincikler, kekikler, gibi "KIR" çiçekleri, onun etrafa yaydığı mis kokular.
Yine Hz. Mevlana dedemiz
" Kargaların öttükleri zaman, bülbüller susarmış" Taşların başındaki bülbüllerin, kekliklerin ötüşü, kuşların yuva yapışı, yavrularına rızgını ağızlarıyla götürüp kusuşu, onların çabaları, dağların zirvesindeki ulu çamların arasından bol oksijenli hayata sunduğu ılık ılık esen rüzgarın sanki musiki sesi, dağlarda yerdeki böcekten, havada uçuşan kelebekten, çiçeklere konan bal arılarının çiçekten kendine yetecek kadar topladığı çiçek tozları ve bin bir derde deva olan kovanlarına yaptığı balları, onun kokusu, dağların taşların içindeki bin bir nebatın bitkinin, hayatul hayvanın he birinin bir vazife ile memur olduğu, görevlerini nasıl yaptığına ibret nazarıyla tekrar tekrar bakınca, aslında her birinin, Kainattaki gördüğümüz ve göremediğimiz her şeyin tek yaratıcı Mevlayı gösteriyor.
İrfan sahibi için, alemdeki her şey Rabbimizin gücünü gösteriyor, hiç bir şey bulanık değil gayet net açık görüküyor. Kainattaki, dağlardaki, ağaçlardaki, çiçeklerdeki, yerdeki böceklerden, havadaki uçan arılara kuşlara kadar her ne var ise, muhteşem bir incelik , muhteşem bir plan proğram ile onların yaratılış hikmetleri, hayattaki ayrı ayrı ayrı görevleri bir senaryonun ortaya konması biz insanlar için en büyük bir ibret sahnesi, sonuç olarak hiç bir şey boşa yaratılmamış ve asla asla tesadüf değildir.
İnsan için bize düşen, bütün bu mucizelerin karşısında, bunlara ibret gözüyle bakmak idrak etmek anlamak gerekiyor. İnsanında yaratılması, dünyaya getirilmesi de tesadüf değil bir hikmetin ürünüdür. Kainattaki karşılaştığımız bu muazzam yaratılıştan kendi hesabımıza, yeniden gözlerimizle ibret nazarıyla bakarak, akılarımzla yeniden tartıp düşünerek, vicdan muhasebesiyle yeniden değerlendirerek, Yaratıcın gücünün, kudretinin ne kadar büyük olduğunu anlayarak ,onun karşısında yanıda ne kadar aciz ve ona muhtaç olduğumuzu kavrayarak yeniden " KULLUĞUMUZUN" hesabını yapmak zorundayız.
Eşrefi Mahlukatın en hayırlısı şerefine nail olmuş insan, insanlar olarak bizde hayat peteklerimize bin derde deva olacak bal yapmanın,insanlığa faydalı olmanın yollarını aramalı, kendi vicdanımızdan kendimizden başlamak üzere, kendi ailemize, bu topluma, bu vatana zerrecik te olsa nasıl iyilik yapabirim, nasıl hayırlı hizmette bulunabilirim, nasıl faydalı olabilirim, nasıl yardım ihsan sahibi olabilirim, nasıl yaptıklarımla örnek insan hayırlı insan olabilirim derdinde ve çalışmasının yollarına düşmemiz gerekiyor.
DAĞLARDA AÇAN KIR ÇİÇEKLERİ bile nazlı nazlı rengarek duruşunda, rengiyle gözlere , kokusuyla etrafa hoş güzellik ksatarken, çiçeğinde taşıdı balla,bal yapan arı bin bir derde deva olurken, bizde hayatta bir çiçek bal yapan arı olabiliriz, bir şeyler yapabiliriz.
Umutla önümüzdeki dağları aşarsak, ovalardaki düzlüklere ulaşabiliriz.
Günümüzde vahşi hayvanların bile yapmadığı, gasb, cinayet, ihanet, aşksız, sevgisiz , saygısız, vefasız, karanlık bir dünyada yaşamak istemiyorsan, mutlu bir dünya istiyorsan, neydik , ne olacağız sorularının sorumluluğu içinde ayağa kalkıp yeni ufuklara adım atmalıyız. Düstürümüz Sevgili Efendimizin "İnsanın en hayırlısı insana faydalı olandır," sözü olmalı.
Bu duygular içinde, bulutların gökyüzünde daha yakın olduğu, Torosların 1700 metre yakın zirvesi olan, Cennet vatanımda, Tekeçatı Yaylasına gittim, Fığla burnundan, yükseklerden etrafıma baktım. Hz. Mevlananın " Yokuş aşağıya gitmek kolaydır, aşağıdan değil yukarıdan manzraya seyredilir" der. Çocukluğumun geçtiği bu Dağlarda ve Yaylalarda lastik ayakabı ile gezerken, yaşarken belki idrak edemediğim, kıymetini bilemediğim güzellikleri seyretmek bir daha nasip oldu ve şu dizeler dökülüverdi....
AKPINAR YAYLASI
Kekik kokulu, sünbüllerin diyarıdır bu dağlar,
Kekik kokulu, sünbüllerin diyarıdır bu dağlar,
Bağrında acı hüzün aşk muhabbet çağlar,
Hasretle tutuşup yanan yüreğim kan ağlar,
Benim özüm hamurum Akpınar Yaylası.
Acıbahar soğukta yaylalara erken göçerdik,
Yazları ot yolar, arpa buğday nohut biçerdik,
Güze kadar lastik ayakkabıylan saman çekerdik,
Çifte öküzle aylarca tarlalarda çift sürerdik,
Önümüzde onlarca hayvanı otlatır güderdik,
Hatamızda birde babamızdan dayak yerdik,
Benim acılarımsın Akpınar Yaylası
Çiçeğin rengi, kekiğin kokusu hiç değişmemiş,
Karamıkta ki kuşlar yine aynı şarkıyı söylermiş,
Gül diye tuttuğum hep Karamık dikeniymiş,
Sen yinde bir başkasın Akpınar Yaylası.
Çiğdemi, burçağı söker dala bir bir dizerdik,
Yörük kızı gülbeyazın her gün yolunu gözlerdik,
Tekeçatı, Damlaçalı, Gevelerde ne türkü söylerdik,
Bütün dağlarda izlerim var Akpınar Yaylası.
Gelincikler selvi kız gibi yine sallanıp duruyor,
Keklikler aşktan yine karşı dağlarda ötüyor,
Karamıkta ki kuşlar hasret şarkısı söylüyor,
Mazide kalan en büyük sevdasın Akpınar Yaylası.
Söğütdün dibindeki içttiğim sovuk suyun tadı başkadr,
Yine dünü hatırladım bak gönül başka aşktadır,
Rahmetli Anamın hayali önüme geldi gözüm yaşdadır,
Benim en büyük hatıramsın sen Akpınar Yaylası.
Ne kin ne nefret vardı insanların içinde,
Sevgiyle yaşardık en güzel biçimde,
Dostluk kardeşlik vardı benim geçmişimde,
Sen benim özüm hasretimsin Akpınar Yaylası
Ah dedem ninem Anam kalksa bir dirilse,
Şu dağların dili olsa geçmişi bir söylese,
Ne canlar gelip geçti burdan insanlar bilse,
O zaman ağlamazdım ey Akpınar Yaylası.
Çok özlemiştim onun için uğradım şu yaylaya,
Hasretle özlemle bir bir baktım karşı dağlara,
Yaşadığım mazideki günler geldi aklıma,
Sen çok güzel ve özelsin ey Akpınar Yaylası.


