Açık

22°C
Konya

Korkunun Dolaşımı: 8 Mart'ta Farkındalık mı Üretiyoruz, Kaygı mı?

Kayıt Tarihi: 10.03.2026 20:41 - Son Güncelleme: 15.07.2026 22:21
YAZI
A

Kadına yönelik şiddeti konuşmak zorundayız.

Ama travmanın sürekli dolaşıma sokulması,

farkındalık ile korku kültürü arasındaki çizgiyi

giderek inceltiyor!

Her yıl 8 Mart geldiğinde kadınların hak mücadelesini

hatırlamak, görünür kılmak ve toplumsal farkındalık

oluşturmak için sayısız içerik üretilir. Sosyal medya

paylaşımları, haber başlıkları, anma mesajları ve

kampanyalar...

Şüphesiz ki kadınların maruz kaldığı şiddetin görünür olması

gerekir. Çünkü görünmeyen hiçbir toplumsal sorun çözülmez.

Ancak son yıllarda dikkat çeken başka bir durum da var:

Acının ve travmatik hikâyelerin sürekli dolaşıma sokulması.

Öldürülen kadınların hikâyeleri, dramatik başlıklar, şiddet

görüntüleri ve trajik anlatılar... Bu içerikler çoğu zaman

farkındalık yaratma amacıyla paylaşılır.

Fakat sosyoloji bize önemli bir gerçeği hatırlatır:

Toplumlar yalnızca yaşanan olaylardan değil, o olayların nasıl

anlatıldığından da etkilenir.

Medya kuramcısı George Gerbner'in ortaya koyduğu Mean

World Syndrome kavramına göre; şiddet ve suç içeriklerinin

sürekli ve yoğun biçimde dolaşıma sokulması, bireylerin

dünyayı gerçekte olduğundan çok daha tehlikeli bir yer olarak

algılamasına yol açabilir.

Yani insanlar yalnızca olayın kendisini değil, her an

olabileceği ihtimalini yaşamaya başlar.

Bu durum zamanla toplumda görünmez bir psikolojik iklim

yaratır:

Sürekli tehdit algısı.

Kadınlar için bu algı daha da güçlü hissedilir. Her haber, her

paylaşım ve her dramatik anlatı farkında olmadan şu mesajı

tekrar eder:

"Her an senin de başına gelebilir."

Böylece farkındalık yaratma amacıyla dolaşıma giren

içerikler, istemeden de olsa korkunun toplumsal olarak

yeniden üretilmesine katkıda bulunabilir.

Bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken başka bir gerçek

daha vardır.

Toplumsal söylem yalnızca mağdurlar üzerinde değil,

potansiyel fail davranışları üzerinde de etkili olabilir. Suç

sosyolojisi bize, suçun yalnızca bireysel patolojilerle değil

aynı zamanda toplumsal algılar ve anlatılarla da ilişkili

olduğunu gösterir.

Sürekli olarak "suçlular yeterli cezayı almıyor" söyleminin

dolaşıma sokulması haklı bir eleştiriyi ifade ediyor olabilir.

Ancak bu söylem, farkında olmadan başka bir mesajı da

görünür kılabilir:

Suçun sonuçlarının caydırıcı olmayabileceği düşüncesi.

Bazı bireyler için bu algı, yaptıkları eylemin ciddi sonuçları

olmayabileceği düşüncesini besleyebilir. Bu nedenle suç

sosyolojisi, toplumsal söylemlerin bazen dolaylı biçimde

caydırıcılık algısını zayıflatabileceğini de tartışır.

Öte yandan travmatik olayların sürekli tekrar edilmesi başka

bir riski daha beraberinde getirir. Şiddet hikâyeleri ve trajik

anlatılar tekrar tekrar dolaşıma girdiğinde toplum başlangıçta

yaşadığı şok ve tepkiyi zamanla kaybedebilir.

Sosyolojide bu durum duyarsızlaşma (desensitization) olarak

adlandırılır.

Bir olay ilk yaşandığında travma yaratırken, sürekli tekrar

edildiğinde insanlar bu anlatıya alışmaya başlar. Şok etkisi

azalır, acı sıradanlaşır ve trajedi zamanla gündelik söylemin

bir parçası haline gelir.

Benzer bir durumu sosyolog Stanley Cohen Moral Panic

kavramıyla açıklar. Cohen'e göre bazı toplumsal olaylar

medya ve kamu söylemi içinde sürekli vurgulandığında,

toplumda gerçek boyutundan daha büyük bir tehdit algısı

oluşabilir ve kolektif bir kaygı atmosferi doğabilir.

Elbette burada mesele kadınlara yönelik şiddetin önemini

azaltmak değildir. Tam tersine, bu sorunun gerçek

nedenlerini daha derinlikli biçimde tartışabilmektir.

Çünkü kadına yönelik şiddet yalnızca bireysel öfke

patlamalarından ibaret değildir. Toplumsal cinsiyet rolleri,

güç ilişkileri, ekonomik bağımlılık, kültürel kabuller ve adalet

sisteminin işleyişi gibi birçok yapısal faktör bu sorunun

parçasıdır.

Dolayısıyla yalnızca acıyı dolaşıma sokmak değil, bu yapıları

konuşmak gerçek farkındalığın başlangıcıdır.

8 Mart yalnızca acıları hatırladığımız bir gün olmamalıdır.

Aynı zamanda şu soruyu sorduğumuz bir gün olmalıdır:

Toplum olarak şiddeti gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz,

yoksa korkuyu sürekli yeniden üreterek onu normalleştiriyor

muyuz?

Çünkü toplumsal değişim, korkunun yayılmasıyla değil,

bilincin yayılmasıyla mümkün olur.

İremsu Üçok

Sosyolog | Köşe Yazarı

"Toplumlar yalnızca yaşadıkları olaylarla değil, o olayları nasıl

anlattıklarıyla da şekillenir."

ETİKETLER:

YORUM YAP

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

İremsu Üçok

İremsu Üçok

Yazarın Diğer Yazıları