Korkunun Dolaşımı: 8 Mart'ta Farkındalık mı Üretiyoruz, Kaygı mı?
Kadına yönelik şiddeti konuşmak zorundayız.
Ama travmanın sürekli dolaşıma sokulması,
farkındalık ile korku kültürü arasındaki çizgiyi
giderek inceltiyor!
Her yıl 8 Mart geldiğinde kadınların hak mücadelesini
hatırlamak, görünür kılmak ve toplumsal farkındalık
oluşturmak için sayısız içerik üretilir. Sosyal medya
paylaşımları, haber başlıkları, anma mesajları ve
kampanyalar...
Şüphesiz ki kadınların maruz kaldığı şiddetin görünür olması
gerekir. Çünkü görünmeyen hiçbir toplumsal sorun çözülmez.
Ancak son yıllarda dikkat çeken başka bir durum da var:
Acının ve travmatik hikâyelerin sürekli dolaşıma sokulması.
Öldürülen kadınların hikâyeleri, dramatik başlıklar, şiddet
görüntüleri ve trajik anlatılar... Bu içerikler çoğu zaman
farkındalık yaratma amacıyla paylaşılır.
Fakat sosyoloji bize önemli bir gerçeği hatırlatır:
Toplumlar yalnızca yaşanan olaylardan değil, o olayların nasıl
anlatıldığından da etkilenir.
Medya kuramcısı George Gerbner'in ortaya koyduğu Mean
World Syndrome kavramına göre; şiddet ve suç içeriklerinin
sürekli ve yoğun biçimde dolaşıma sokulması, bireylerin
dünyayı gerçekte olduğundan çok daha tehlikeli bir yer olarak
algılamasına yol açabilir.
Yani insanlar yalnızca olayın kendisini değil, her an
olabileceği ihtimalini yaşamaya başlar.
Bu durum zamanla toplumda görünmez bir psikolojik iklim
yaratır:
Sürekli tehdit algısı.
Kadınlar için bu algı daha da güçlü hissedilir. Her haber, her
paylaşım ve her dramatik anlatı farkında olmadan şu mesajı
tekrar eder:
"Her an senin de başına gelebilir."
Böylece farkındalık yaratma amacıyla dolaşıma giren
içerikler, istemeden de olsa korkunun toplumsal olarak
yeniden üretilmesine katkıda bulunabilir.
Bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken başka bir gerçek
daha vardır.
Toplumsal söylem yalnızca mağdurlar üzerinde değil,
potansiyel fail davranışları üzerinde de etkili olabilir. Suç
sosyolojisi bize, suçun yalnızca bireysel patolojilerle değil
aynı zamanda toplumsal algılar ve anlatılarla da ilişkili
olduğunu gösterir.
Sürekli olarak "suçlular yeterli cezayı almıyor" söyleminin
dolaşıma sokulması haklı bir eleştiriyi ifade ediyor olabilir.
Ancak bu söylem, farkında olmadan başka bir mesajı da
görünür kılabilir:
Suçun sonuçlarının caydırıcı olmayabileceği düşüncesi.
Bazı bireyler için bu algı, yaptıkları eylemin ciddi sonuçları
olmayabileceği düşüncesini besleyebilir. Bu nedenle suç
sosyolojisi, toplumsal söylemlerin bazen dolaylı biçimde
caydırıcılık algısını zayıflatabileceğini de tartışır.
Öte yandan travmatik olayların sürekli tekrar edilmesi başka
bir riski daha beraberinde getirir. Şiddet hikâyeleri ve trajik
anlatılar tekrar tekrar dolaşıma girdiğinde toplum başlangıçta
yaşadığı şok ve tepkiyi zamanla kaybedebilir.
Sosyolojide bu durum duyarsızlaşma (desensitization) olarak
adlandırılır.
Bir olay ilk yaşandığında travma yaratırken, sürekli tekrar
edildiğinde insanlar bu anlatıya alışmaya başlar. Şok etkisi
azalır, acı sıradanlaşır ve trajedi zamanla gündelik söylemin
bir parçası haline gelir.
Benzer bir durumu sosyolog Stanley Cohen Moral Panic
kavramıyla açıklar. Cohen'e göre bazı toplumsal olaylar
medya ve kamu söylemi içinde sürekli vurgulandığında,
toplumda gerçek boyutundan daha büyük bir tehdit algısı
oluşabilir ve kolektif bir kaygı atmosferi doğabilir.
Elbette burada mesele kadınlara yönelik şiddetin önemini
azaltmak değildir. Tam tersine, bu sorunun gerçek
nedenlerini daha derinlikli biçimde tartışabilmektir.
Çünkü kadına yönelik şiddet yalnızca bireysel öfke
patlamalarından ibaret değildir. Toplumsal cinsiyet rolleri,
güç ilişkileri, ekonomik bağımlılık, kültürel kabuller ve adalet
sisteminin işleyişi gibi birçok yapısal faktör bu sorunun
parçasıdır.
Dolayısıyla yalnızca acıyı dolaşıma sokmak değil, bu yapıları
konuşmak gerçek farkındalığın başlangıcıdır.
8 Mart yalnızca acıları hatırladığımız bir gün olmamalıdır.
Aynı zamanda şu soruyu sorduğumuz bir gün olmalıdır:
Toplum olarak şiddeti gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz,
yoksa korkuyu sürekli yeniden üreterek onu normalleştiriyor
muyuz?
Çünkü toplumsal değişim, korkunun yayılmasıyla değil,
bilincin yayılmasıyla mümkün olur.
İremsu Üçok
Sosyolog | Köşe Yazarı
"Toplumlar yalnızca yaşadıkları olaylarla değil, o olayları nasıl
anlattıklarıyla da şekillenir."


